Özel Röportaj Hayko Cepkin
Önce Karaköy’de bir sofra paylaştık onunla. Her şeyiyle oradaydı, o gecenin içinde. Adına gece denilen, geçtiği tüm eski durakları ve varmak istediği istikametleri de kapsayan yekpâre bir zamandı. Müziği gibi…
Eğer Hayko Cepkin albümüne Sandık demişse, o seslerin dinleyici olacak herkese bir miktar cesaret gerektiği de aşikâr. Sonuçta hazır olmadıkça o yıllanmış sandıklara el süremezsiniz evinizde. Günün birinde kapak açıldığında, ortaya saçılanlarsa parçalanmak pahasına bütünler sizi; anılarınızdan çok düşlerinizi anımsarsınız.
Hayko, ağıt kıvamındaki albümünde bu coğrafyanın tüm katmanlarından geçiyor. Sesine, sözüne, yüzüne sinmiş bir kalenderliğe sahip. Öyle ki hiç fotoğraf kullanmadığı albümündeki çizimler gibi naif çizgilerle yürüyor. Meramını dinleyecek, o sesi içinde titretecek olanları arayarak ilerliyor. Onu dinlerken nedense aklıma Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ındaki Safter’in Şarkısı geldi. Sarhoşların yanık sesle söylediği bir şarkıyı kişileştirir Atay. O şarkı, deli divane olup genelevden işçi mahallesine, malikaneden meyhaneye şehrin her köşesinden, insan denen mahlukâtın her türünden geçer. Duyulmadığı yerlerden kayar da usulca kitabın kahramanı Turgut’ta soluklanır: “Kendini sokağa attı. Peşine iki tane uzun saçlı, kırmızı ceketli genç takıldı. Armonize edilmemek için var kuvvetiyle kaçtı. gece yarısı olduğundan kapalı duran demir kapının üstünden aştı. Üç numara, on iki numara, yirmi sekiz numara; kapıyı yumrukladı. Aceleden muşambanın üstünden kaydı, duvara çarptı, sarhoşların arasından güçlükle yer açtı kendine. Sendeledi, yere düştü, telaşla kalktı. Turgut oradaydı, bir adım mesafede. Göğsüne yaslandı, başını omuzuna koydu.Bir kedi gibi süründü, yaltaklandı. Nefes nefese, ama emin ellerdeydi.
Karaköy’deki o sofradan günler sonra Hayko’yu Moda’daki stüdyosunda dinler ve söyleyişiye hazırlanırken en çok emin ellerde olduğunu söylemek istedim ona. Tam da hak ettiği gibi. Baylar bayanlar, karşınızda Hayko Cepkin!

“SANDIK AÇILSIN, DİLLENSİN ARTIK BU YÜREK!”
• Sahici misin Hayko?
Kişisel bilgi, insanın kendi vizyonu hiçbir zaman tam olarak anlatılamaz. Çok fazla okumam ben, kendi dünyamda yaşarım. Soyut bir şekilde anlık durumları, muğlâk halleri gözlemeyi seviyorum. Zaten herhangi bir şeyi tanımlamaya çalışmak bence aptalca, çünkü hem sosyal hem de ego açısından paradoksal bir durum sözkonusu. Toplumsal yaşamın hesaplı teferruatlarının bende hiç var olmaması hoşuma gidiyor. Memnuniyetsizliğimin sıkıntısı da sahnede vücuda geliyor. Kimse beni maskelemedi, ben de kimseyi maskelemiyorum ancak kendime ait, sahnede kullandığım bir maskem var. Bu benim kişisel dünyam. Kendim söylüyorum, kendimi anlatıyorum ve bu kadar kendimle alakadar bir şey yaptığıma göre sapına kadar sahiciyim!
• Nerede yapıyor ve nerede yıkıyorsun? Şiarın ne?
Sahnedeki de sokaktaki de aynı adam. Sahnedeki yer yer kaybolan, ardından da ayaklanıp “lan nereye” diyen bir adam… Hikâyesi med cezirler üzerine kurulu, düşüp kalkan, düştüğünde kalkması gerektiğini kendine yine kendisi telkin eden bir adam. Daha ‘normal’ bir iş yapmış olsaydım şu an zirvenin de zirvesindeydim, kaldı ki herkesin normali kendine… Beni duyabildiği an beni takip etmeye karar veren insan, sonuna kadar benimle birlikte olacak olan insandır. Benim gözümdeki değer bu; bir nevi çekirdek aile. Dinleyiciyle aramdaki kolektif doğaçlama esasen ortak bir dil yakalamak üzerine kurulu. Sahnede suratı asık bir adamken, yeri geldiğinde minicik bir mimik yapıp gülümsediğimde, gülümsemeyi kıymetli kılıyorum. Ağzı kulaklarına kadar açık gülerek sahneye gelen bir adamdan çok daha kıymetlidir benim gülümsemem seyirciye. Ben hayata mesai harcayacak insan istiyorum, beni hemen sevsinler ve her yere kabul etsinler istemiyorum. Yavaş gitmeyi yeğliyorum, bizi öğrenmeye çalışan kişi, önyargılarını yıkarak gelsin istiyorum. Yaptığım şey tam olarak da bu: bir çok kişinin önyargısını yıktım. Daha da devam edeceğim buna, zira yolun başındayım. Sahnedeki adam bir şeyleri daha güçlü kuvvetli söyleyebiliyor, lafını esirgemiyor. Yaşamdaki adamın daha bir “sakin olması lazım”…
• İyi de yaşamdaki adam niye “Sakin Olmam Lazım” diyor, çok mu sıkıyor kendini?
Sakin olmamı gerektiren kısım şuydu; Anlatabilmek için sabra ihtiyacım vardı, ve o sabrın bende bulunup bulunmadığı konusunda net bir bilgim yoktu. Çünkü özünde çabuk parlayan ve çabuk sıkılan bir herifim, bu sebeple de o sükunetin bende olup olmadığını kestiremedim ve hem kendime hem de ilk albümümün üzerine büyük puntolarla “Sakin Olmam Lazım” diye yazdım. Aslında her üç albümüm de kendime söylediğim telkin sözlerinden ibarettir. Kendime bazı şeyleri anımsatmak, öğretmek adına “Sakin olmam lazım” çünkü…

“BEN DEĞİL ASLINDA BENDEN AYRI BİR BEN YANAR”
• Çünkü söyleyecek sözün var ve bunu da güçlü, teatral, çağrışım dolu, çarpıcı bir performans üzerinden sergiliyorsun…
Evet, söyleyecek sözüm var ve bunu senin de belirttiğin gibi güçlü, teatral, çağrışım dolu, çarpıcı bir performans üzerinden sergiliyorum zira isyanımızı, evliyalığımızı söküp almaya kimsenin gücü yetmez, böyle bilinsin istiyorum! İşin içine sanatsal öğelerin de girmesi gerektiğini düşünüyorum. Herhangi bir müzik düsturuna kendimi adapte etmiyorum. Birçok şeyi biraraya getirmek niyetindeyim.. Kostümler giyiyor ve sahne makyajı yapıyorum. Hayattan aldıklarımı kendi tarzımla ‘duvara karşı’ kusuyorum!
Öyle ya da böyle, dinleyici kendisine dayatılan boşluğu, bir tür idoller altarıyla doldurmak durumunda kalıyor; özgürlüğü simgeleyen ortak kişilik altarı… Ulvi, mesafeli ve gizemli rock idolleri ve onlardan bir şeyler uman dinleyici kitlesi… Öte yandan ben de yalnız bir çocuktum ve sanata doğal bir şekilde düşkündüm. Müziğe doğru güçlü bir yönelimim olduğunu biliyordum ve sonunda kendi sesimi aramaya başladım. Ben star değilim, kişiliğim. Bir tema olarak kendimi önplana çıkarıyorum. Dinleyici kitlemle de aramızda adı konulmamış bir ilişki var.
• Müzik piyasasına geçişin nasıl oldu? Kimlerle çalıştın? Zaten bu piyasadaydın fakat artık kendin için üretiyorsun. Neler değişti?
Bir takım okullarda bir takım eğitimler aldım, oralarda bisürü insanlarla tanıştım, grupça çalabilme dürtüsünün ne olduğunu yavaş yavaş öğrenmeye başladım. İlk Moğollara roadilik yaptım, iki buçuk sene. Ardından hayatımın tecrübesi dediğim Aylin Aslım’ın ‘Gel-Git’ albümü, bu muhteşem bir deneyimdi, böyle bir tatmini kendi adıma bir daha yaşamadım. Sonra Demir Demirkan, Koray Candemir ve Ogün Sanlısoy dönemi başladı. Bu isimlerle sahne ve albüm için çalışmalar yaptım, fakat onun dışında genç yaşımda düzenlemeci kimliğimle birçok albümün içerisinde yer aldım. Murathan Mungan’ın ‘Söz Vermiş Şarkılar’ albümünde Aylin Aslım’ın seslendirdiği ‘Kimdi Giden Kimdi Kalan’ı, yine Mungan’ın Müslüm Gürses’e okuttuğu ‘Aşk Tesadüfleri Sever’ albümünde iki düzenleme birden getirdi. ‘Bir Ömür Yetmez Ki’ ismiyle hayata geçirilen Garbage parçası [The World Is Not Enough], albümden klibi çekilen tek parça oldu. Bir de David Bowie’nin aynı zamanda Lost Highway soundtrackinde de yer alan Deranged’i. Diyeceğim o ki, herkesin kendine has bir partisyonu bir anda birleştirip dışarıya düzgün bir ses olarak çıkarması bence hiç de kolay bir şey değil, hele ki beş farklı enstrümandan…
• Ve beş farklı egodan…
Çok haklısın, aynen… Sahnede olmak zor, cidden, hatta bazen iğrenç bir şey.

“DAĞ DAĞ DAĞ ÜSTÜNE, YOL SU GÖK DERDİME”
• Pek tarife gelir bir üslubun yok, bununla birlikte dinleyicin günden güne artıyor. Nedir bu Hayko fenomeni? Neye bağlıyorsun bu tutkulu takipçi kitlesini?
Az evvel sana söylediğim gibi; her albüm aslında kendime telkin. Önce kendime söylüyorum, çünkü kendi korkularımla yüzleşmem gerekiyor ki onları atlatabilir bir adam olabileyim. Sanat onarıcıdır bence… İnsanların saldırganlıklarını kanalize edebilmeleri, huzura varabilmeleri için sanata ihtiyaçları var. Ancak kendi yeraltımdakilerle bir şeyler üretebiliyorum. Yerüstündeki hayatımla aslında hiç alâkası yok benim yaptığım müziğin. Aslında eğlenceli, neşeli, geyik, kudurmayı seven, kendi içinde huzur arayan biriyim… Fakat ancak aynaya bakabildiğim, kendime “Kimsin sen” diye sorabildiğim zaman bir şeyler üretebiliyorum. Hayko fenomeninde tarih böyle tekerrür ediyor.
• Bu tarihte ‘normal’ neye tekabül ediyor? Var mı bir vampirlik hali?
Kısmen evet. Dünya, evren, uzay diye giden genel bir kafa yapısı değil benimkisi… Ben daha çok nefretimden ve öfkemden besleniyorum. Teknolojinin devreye girdiği bir biçemle yazmaya çalışmak bende heyecan yaratsa da, yine teknolojinin dizayn ettiği bir dünyada yerimi arıyorum. İlla bir ‘normallik’ çabasından söz edilecekse, kendi yeraltımla tanışabilmek sürecimdir ‘normal’. Kendinle hesaplaşırken bazen her şey kişisel bir psikodramaya dönüşüyor ve zamanla kendi mitine yakalanıyorsun. Zira grubun kimliğiyle özdeşleştirilen, sahnenin önünde dımdızlak kalan adam bir başına sensin!
• Albüm kartonetinde “Geçen 2 albümde de olduğu gibi bu albümde de isim isim bir teşekkür listesi olmayacak. Yanyana yüzyüze geldiğimde yüzü yüzüme içten gülen herkesin zaten bu albümde hakkı vardır” diyorsun. Sen bir ‘aşk’ adamısın…
Fakat şu bildik anlamdaki aşk değil benimkisi. Daha ziyade yaşama, yaşamaya ve yaşatmaya duyulan aşk diyelim. Gönül adamı durumu benimkisi… Anlıyor musun?
• Evet, dahası planlı programlı ya da kurgusal değilsin…
Değilim, bu, hayatın öğrettiği bir şey. Ne olduğunu ancak çalışarak, yaşayarak deneyimliyorum. Başka türlü bilemem. Nasıl biri olduğunu da yaşamadan anlayamaz insan, aynı hesap. Nasıl bir müzisyenim? Nasıl üreteceğimi, ne ortaya koyacağımı üretmeden bilemem ki. Ya da nasıl bir vokalistim, diye sorsak… Söylemeden duyamam.

“ÇÜRÜK BİR PARÇAM BENİ TERKETTİ / BUNU TEKRAR YEŞERTMEK ELİMDE DEĞİL”
• Yaşamadan bilemediklerin arasında Eurovision’un ihtimal olarak yeri var mı peki?
Eurovision? En az risk ve en az çabayla en çok kârı elde etmek isteyenlerin evcilik oyunu… Hadi bunları da geçtik, ben azgın bir halkla ilişkiler sistemi içerisine girmek istemem. Bahsi geçilen adam olarak değil, fikri sorulan adam olarak yer almayı tercih ederim. Niye giderim? Neden orada olurum? Orada olmak için ne yaparım? Çıktığım zaman ne yaparım? Döndüğüm zaman ne olur, bunların hepsi mesele benim için. Bütün dünyayı dolaşıp şarkılarımı playback mırıldanmak istemem. Bize bilmem kaç numaradan oy atın da kazanalım, demek istemem… Sahneye çıktığımda kendime has tasarladığım şovun aynısını yapabiliyor muyum? Derecesi düşük olmasına rağmen unutulmayacak yegâne performans denen zıkkımı yapmak isterim. İlk beş’e girerim kaygısı olmaz, on dört iyidir!
• Yine de bazı şeyleri değiştirme kapasiteni göz önüne alınca, haddinden fazla tevazu gösterdiğin hissine kapılıyor insan.
Shakespeare kafasını hiç sevmem ama dünya gerçekten de bir oyun sahnesi. Şarkılar hiçbir şeyi değiştirmez: Mücadelene eşlik ederler. Bu sebepten, yaşamımda konuşabileceğim yegâne sağlıklı muhabbet olarak görüyorum ben bunu. Yeni albümün asıl adı “içi ölü dolu sandık”. Çünkü bu sandığın içerisinde bir sürü ölüm hikâyesi var. Çeşitli nedenlerden, çeşitli durumlardan ve önce kendisinin ölümünden bahseden hikâyeler… Kendi ölümünü düşünmek, kendi yasını tutmak üzerine… Aslında bu albümde ölüm korkusu değil de yaşam korkusu gibi bir şeydi sorgulamaya çalıştığım sanırım.
• İkinci albümün “Tanışma bitti”nin konsepti de korkuydu zaten. Nedir korkuları bu denli güçlü kılan?
İkinci albümün parçalarını kaydetmeye başladığım zaman armonik olarak hep korku çıktı. Önce müziği yapıyorum, sonra müzik bana neyi anlatıyorsa ona söz yazıyorum. Müzisyenlerle, ekibimle de ‘aşık’ tarzında iletişim kurmaya çalışıyorum. Bütünlüklü bir hikâye anlatmayı seviyorum. Bir albümün içerisinde pop, latin, caz, rock ve arabesk yaptık değil de, “Biz bir hikâye kurduk, benim korkularım, senin korkuların, korkularımız; Sandık: Ölüm!” demek istiyorum. Konserlerimdeki, albüm kapaklarımdaki imgeler gerçekten de gotik ve gerçeküstü. Müziğimde de çok dilli bir durum var. Genelde rock altyapılı, içerisinde armonik olarak barok ezgilerin döndüğü, elektronik öğelerin kullanıldığı, vokal yapısı olarak ya arabesk, ya türkü formuyla şekillenen bir yapı çıkıyor karşıma. Buna sebep elimdeki bardağın viski yerine rakıyla dolu olmasından kaynaklanıyor olabilir, zira damak zevkim de, tadım da bu.

“HİÇ AKLINDA YOKKEN BİR IŞIK YANAR”
• Sandık, Batılı enstrümanların da kullanıldığı bir Türk Müziği albümü gibi. Şimdiki düzenleme anlayışın sahnede çaldıkça mı gelişti? Müzikal duruşunu zamanla mı keşfediyorsun? Müziğini anlamamıza yarayacak birkaç ipucu verebilir misin?
Beni etkileyen şeylerin notalarla bir alâkası yok ki… Her türlü pop müzik türevi, kendi dinleyici kitlesini temsil eder. Aksi takdirde popüler olamaz, kaldı ki popüler kültürüm zayıftır (gülüşmeler)… Arabayla yolculuk ediyor olsaydım daha çok müzik dinleyen bir adam olurdum; motor kullanınca haliyle müzik dinleyemiyor insan. Ayrıca otururken müzik dinlemek de çok doğru gelmiyor bana, bunun için bir hareket halinde olmak gerekiyor. İlla ipucu dersen, müziğim pek hijyenik sayılmaz, çünkü ‘saf’ değil. Kullandığım tonlar, vokal yapısı, bunların hepsini farklılaştırıyorum ve kendine has bir lisan oluşuyor zaman içinde. Seni hayalkırıklığına uğratmak istemem, agresifliği ve ilişki kurabileceğim sözel içeriğinden dolayı bu soruya tercihen rock, punk veya metal diye cevap vermem gerekiyor belki, fakat ben aslında klasik müziğe yatkınım.
• Klasik müzikteki tercihlerin kimler?
Birebir dinleyip de sevdiğim, hiçbir bestesini ayırt etmediğim yegâne iki besteci, tüm karanlık yönleriyle Komidas ve Bach’tır. Bu sebepten onları Mozart’dan, Beethoven’dan ayrı tutarım. Tabii ki bir kilise müziği geçmişim olması, dokuz sene boyunca Komidas’ın armonilerini severek ve hakkını vererek okumam onu, benim için çok özel kılıyor. Komidas’ın armonik yapısı acayip hoşuma gider. Bendeki opera sevdasını da Komidas oluşturmuştur zaten. Opera eğitiminden sonra Timur Selçuk hocadan Türk makamları ve Türk müziği üzerine bir takım armonik eğitimler, şan eğitimleri ve piyano eğitimi aldım. Çok kültürlü bir zeminden, Anadolu’dan, Mezopotamya’dan beslenirken, “Bu bir rıza lokmasıdır / Yiyemezsin demedim mi” gibi Alevi nefeslerini okurken, bunları nasıl duymak ve dinlemek istiyorsam aynen öyle icra etmeye çalıştım. Pir Sultan’ın kendisi burada olsaydı kimbilir neler neler yapardı…
• İlk albümün için ‘türü bozuk’ demiştin, ikinci albümünü ise ‘Şiddet İçerikli Hafif Batı Müziği’ olarak tanımladın. Peki Sandık’tan neler çıkacak? Sandık Hayko’nun karakutusu mu?
Nietzsche’nin “Sevinçten göklere çıkmak için acının ve ölümün kucağına inmek gerekir” sözünü önemserim. Batı toplumları uzun yaşam kurslarıyla ölümü dünyadan uzaklaştırıyor. Mezarlıklar şehir dışında. Oysa özgürlük ölümle hesaplaşma, öleceğini bilme duygusudur. Osmanlı bir şey keşfetmiş; bahçeye mezar yapmış. Ürkütücü gibi gelse de, ancak öleceğini bilen insan hayata sarılır ve anı bırakır. Her şeyin burada kalacağını bildiğinden, sıra dışı şeyler yapmak ister. Varlığımızın ifadesi tek boyutlu ve ölçülebilir bir kalıptan ibaret olmadığına göre Sandık da bir başına Hayko’nun karakutusu değil. Diyeceğim bundan ibaret.
Hayko denince, ufuk çizgisine taş fırlatan bir adam görüyorum. Ve aslında tıpkı çocukken yaptığımız gibi, onunla denizde taş sektirmek istiyorum..
RÖPORTAJ: HERMAN TAŞÇIOĞLU
Benzer Yazılar:
